Ulak

Türkiye’de müziğin en önemli isimlerinden biri olan Sezen Aksu 1993 yılında Deli Kızın Türküsü albümünü çıkardığında şöyle diyordu: “Bugüne kadar hep halkın istediği türde albümler yaptım. Bu albümde ilk kez beğenilme kaygısı olmadan, tamamen kendi zevkime göre bir kaset çıkartıyorum. O yüzden satmayabilir.” demişti. Yıllar geçmesine rağmen Minik Serçe’nin bu sözleri hep aklımda kaldı.

Çağan Irmak da sanırım ilk kez seyircinin isteğini dikkate almadan, kendi sinema dünyasındaki özlemini açığa çıkaran bir film yapmak için yola koyulmuş ve bu masalsı çabadan da Ulak ortaya çıkmış. Hani bugün sorsak “Babam ve Oğlum” filmini izleyenlere, filmden aklınızda neler kaldı diye, acaba kaçının cevabı çocuğun gözünden anlatılan masallar olur. O masalları filmden çıkarsak, “Babam ve Oğlum”, yine “Babam ve Oğlum” olabilirdi ama dedenin torununa “Amca mı, dedenim ben senin ya, amca da neymiş” deyişini, Birgül’ün hastane bahçesinde başını Sadık’ın omzuna yaslayışını, Hüseyin Efendi’nin gömleğini parçalayarak feryat edişini, “Anladın mı evlat ne demek?” sözünü çıkarsak “Babam ve Oğlum”, yine “Babam ve Oğlum” olabilir miydi? Filmi kulaktan kulağa 4 milyon kişiye izleten de belki de bu samimiyetti, gerçeklikti. Yanlış anlaşılmasın, kesinlikle masalların filmde kötü göründüğünü söylemek değil amacım. Bunca güzelliğin arasında o masalları da hoş bir görsellikle kabullendik. Alan da memnundu satan da. Ama iş o masalların üzerine bir film kurmaya gelince, şartlar değişti.

Çağan Irmak, kendi istediği filmi biraz da çocukluğundan aklında kalan masallardan yararlanarak çekmeye koyuldu ve büyük bir risk aldı. En azından pek çok izleyicinin beklentisi Babam ve Oğlum gerçekliğinde bir film izlemekti. Oysa ki Ulak, masallar aleminde geçen bir filmdi ve seyirciye daha filmin ilk dakikasında gerçekliği unutmalarını söylüyordu. Böyle başlayan ve bu duruma alışmak için bizden zaman isteyen Ulak, görsel ve teknik açılardan kusursuza yakın bir sinematografi sunuyor. Belki ekip de pek çok ortak oyuncudan oluşmasaydı, filmi Babam ve Oğlum ile karşılaştırma takıntısına bu kadar kapılmazdık.

Filme gelince, hikayesi Murathan Mungan öykülerini hatırlatan, bolca felsefe yüklü, iyi kötü çizgilerini kalın çizen, göndermeleri ve verdiği mesajlarıyla da insani sorunların insanlık tarihi boyunca, özellikle de beşeri ilişkiler düzeyinde aynı kaldığını vurgulayan bir film. Bilinmeyen bir zamanda geçen bu hikayenin zamansızlık vurgusu da sanırım bu noktaya temas ediyor.

Çocukları başına toplayıp masal anlatan dede, ahaliye zulmeden kötü bir adam ve hayali bir kahraman: Ulak.. Tıpkı diğer alt karakterler gibi hepsi çok net çizgilerle anlatılıyor. Bu açıdan bakıldığında filmi anlamak, algılamak kolaylaşıyor ama diğer yandan da masal dinleyen çocuk yerine koyulmak da sıkıntı vermiyor değil. Yer yer çok güzel anlatılara da değinen Ulak, sıkça vurguladığı “Bilip de susan da suçlu!” mesajıyla, insanlara iç hesaplaşmasında sorması gereken en önemli soruyu da hatırlatıyor.

Hikayenin belli bölümlerinde kendimi filme vermeyi başardıysam da, özellikle son bölümlerde giderek artan gözyaşı edebiyatı dikkatimi dağıttı. Çağan Irmak çekimleri ve montajı bitirdikten sonra bu filmi çalışma odasında izlediğinde ne düşünmüştür, gerçekten çok merak ediyorum. Acaba bir şeyleri değiştirmek istemiş midir? Fazla karman çorman oldu, keşke başka türlü olsaydı diye aklından geçirmiş midir? Ya da izlediğimiz film, yamaların sonunda toparlana toparlana mı bu hale geldi?

Bugüne kadar oyuncu performansları konusunda sıkça yorum yapsam da, belki de oyuncu seçimleri konusuna hiç değinmemişimdir. Ama bu filmde oyuncu seçimlerinde çok fazla yanlış olduğunu düşünüyorum:

Birincisi başta da belirttiğim gibi “Babam ve Oğlum”daki rolleriyle özümsediğimiz Çetin Tekindor, Hümeyra ve Yetkin Dikinciler’in bu filmde bambaşka tarzlarda karşımıza çıkması. Yönetmenlerin belli oyuncuları olsa da genellikle ya o oyuncularla kısa aralıklarla çalışmazlar ya da çalışıyorlarsa bile, rol olarak benzer bir çizgiyi sürdürürler. Şimdi saf abi Salim’in, birden kötü adam olarak karşımıza çıkması; aynı anda 3 dizide birden oynayan oyuncuların yarattığı karmaşayı anımsattı.

İkincisi genç oyuncular Kaya Akkaya ve Melis Birkan, rol çalmak için sırıtan bir çaba içindeydi. Kaya Akkaya’yı tanımam, tiyatro geçmişi var mı hiç bilmem ama sergilediği performans bana çokça tiyatro oyunculuğu izlenimini verdi. Zaten filmin belli bölümlerindeki yapmacıklıkla dağılan dikkatimi, bu abartılı oyunculukları da gördükten sonra toparlamak çok zor oldu.

Üçüncüsü de havarilerden birinin “Avrupa Yakası”nın İzzet’i olarak tanıdığımız Timur Acar olmasıydı. Çağan Irmak, filmlerindeki karakterlerin ekrandaki ilk görünme anlarının öneminden sıkça bahseder. O ilk görüntü, seyircinin karakteri tanıma anıdır der. Ama ben Timur Acar’ı ilk gördüğümde gülmemek için kendimi zor tuttum. Hani diğer havariler de tanıdık yüzler olsa belki bu kadar göze batmazdı. Ama diğer havariler arasındaki bu yabancı hali, bana bir karikatürü hatırlattı. Toplu fotoğraf içinde her haliyle öne çıkan Tapir Tahir. Timur Acar’ın oyunculuğundan, ya da yeteneklerinden en ufak bir şüphem yok ama herkesin onu İzzet olarak tanıdığı bir dönemde, bu kadar ağır bir karakteri ona yüklemek, ne kadar doğruydu acaba? Bence Çağan Irmak, yüzlerin hafızalarda nasıl iz bıraktığı meselesine hiç kafa yormadı. Çünkü, “şöhret olma, bir ünlünün yüzünün ekranda eskimesi” gibi kavramlar Çağan Irmak’ın dünya görüşüne ters düşüyor. Bununla birlikte bu ayrıntılar bugün sinemanın gerçekleri oldu, bunu da kabul etmek lazım.

Hani zayıf bir film demek haksızlık olur ama “Mustafa Hakkında Herşey” ve “Babam ve Oğlum”dan sonra “Ulak”, bir düşüş filmi olarak notlarımın arasında kalacak. Tüm bunlara rağmen Türk sineması açısından bu denli yenilikçi ve cesur bir filmi de alkışlamak lazım

Bora Tokgöz

Bu Yazıyı Facebook'ta PAYLAŞ:
  • Facebook

Random Posts

Tags: , ,



Yorum yok

Leave a reply

*
To prove you're a person (not a spam script), type the security word shown in the picture. Click on the picture to hear an audio file of the word.
Click to hear an audio file of the anti-spam word